Istanbul Roma istanbul Roma dönemi

İmparatorların Başkenti

İstanbul, Dünyanın en büyük ve en uzun ömürlü imparatorluğuna başkentlik yapması için kurulmuş ve bin yıldan fazla bu özelliğini korumuş dünyanın biricik kentidir. İstanbul, antik dönemin demokrasi temelli kent devleti merkezleri olan Roma, Atina, Efes ve Bergama gibi kentlerden çok farklıdır.

Güç ve ihtişamın kentidir o! Öyle tasarlanmış, öyle kurulmuş ve öyle yaşanmış bir kenttir İstanbul!
İstanbul, Anadolu’da yaşamın binlerce yıldır aralıksız sürdüğü bir yerleşim birimi; yaşayan en eski antik kentidir.
Istanbul, bir ayağı Asya, bir ayağı Avrupa’da olan çok kültürlü, çok inançlı, çok uluslu; barışçıl, çağıran, kapsayan ve kucaklayan; bereketli bir Anadolu tanrıçasıdır.
‘Yeni Roma’ Konstantinopol, Roma kentinden çok farklıydı; soyluların değil, generallerin eseriydi.

Konstantin, yeni başkentin yapımına 324 yılı Kasım ayında başladı ve yapım çalışmaları beş buçuk yıl sürdü. 11 Mayıs 330’da Yeni Roma adıyla törenle açıldı. Daha sonra kent, kurucusuna atfen Konstantinapol adıyla anıldı.

Roma İmparatorluğu, VI. yüzyılın ortasına geldiğinde dünyanın gördüğü en büyük devlet haline gelmişti. Doğudan Batıya bütün Akdeniz Roma gölü haline dönüşmüş; Roma’ya meydan okuyacak hiçbir güç kalmamıştı.

İmparator Jüstinyanus, Hipodromun tam karşısına muhteşem bir kilise yapıldı. Bugün hala ayakta olan Ayasofya bütün dünyanın en güçlü kilisesi haline gelirken, Roma imparatoru da, tanrıdan sonra yeryüzünün en güçlü adamı olmuştu.

Ayasofya, Roma özentisi bir yapı olarak değil; II. Roma’nın I. Roma’dan uzaklaşma ve farklılaşma eğilimine uygun olarak antik Anadolu mimarisinin sentezi olan bir yapı olarak tasarlandı ve inşa edildi.
Ayasofya yalnızca döneminin değil, kendinden önceki zamanlarda Anadolu’da yaratılan uygarlıkların da geleceğe taşınmasında aracı oldu.
1204’te, Venedikli ve Franklardan oluşan Haçlı Ordusu, deniz tarafındaki surları aşarak kente girdi ve yağmalamaya başladı. Kuruluşundan bu yana İstanbul’un yaşadığı en acı gün buydu.
  • Fatih Sultan Mehmet kenti Romalılardan aldıktan sonra, yakın çevresiyle birlikte, harabe halindeki İSTANBUL'u dolaşırken, İranlı şair Firdevsi’nin şu beyiti mırıldandığı söylenir:
“Sezarın Sarayına, örümcekler ağ örmüş, Efrasiyab’ın kulesinde bir baykuş ötüyor.”
Konstantinopol’ün yağmalanması ve ekonomik bölgelerin Venediklilerin eline geçmesi, Roma toplumunda Katolik Avrupa’ya karşı büyük bir öfke ve yabancılaşma hissi yaratmıştı.

Bu dönemde İstanbul’da yaşanan ‘Konstantinopol Rönesans’ının çıkış noktası Batıdan farklılaşma arayışıydı. Roma yönetimi Batı Avrupa’yı ele geçiren zorba Katolik kültüre karşı ‘insancıl ve özgürlükçü antik çağa geri dönüş’ hareketini başlattı. Bu dönemde, çok eski bir Anadolu felsefesi olan ‘gerçeğin akıl yoluyla araştırılmasını’ temel alan fikirler ve Platonculuk çok popüler oldu. Antik çağın hümanizmini temel alan Konstantinopol Rönesans’ı döneminde eski felsefeler ve filozofların yapıtları tekrar incelendi; antik dönemin sanatı yeniden canlandırıldı.

Bugün Kariye Müzesi olarak bilinen Kora Manastırı antik çağın ve hümanist gerçekçiliğin taçlandırıldığı ‘Konstantinopol Rönesans’ının merkezi, ana yurdu oldu.
‘Gerçeğin ve hayatın dini hurafelerle değil, akılcılıkla ve bilimle (fizik-mekanikle) açıklanması’, iki bin yıl önce İyonya’da başlayan çok eski bir Anadolu felsefesiydi.
Konstantinopol Rönesans’ı bu eski Anadolu felsefesini temel alarak Batı dünyasından farklılaşmaya çalıştı.
Konstantinopol Rönesansının etkisi başkent İstanbul ile sınırlı kaldı ama bu akım, iki yüz yıl sonra başlayacak Batı Avrupa Rönesansına ilham verecekti.
  • Paleologos Hanedanı’nın Roma’yı tekrar eski günlerine getirme çabalarının sonuçları İstanbul ve çevresiyle sınırlı kaldı. Haçlı Seferleri sonrası Roma toprakları yağmalanmış; halkın saraya olan güveni kalmamıştı. Türkler, Anadolu’nun içlerinde iyice ilerlemiş ve İstanbul Boğazı’nda bir kale (Anadolu Hisarı) yapacak kadar güçlenmişti.
1400’de Yıldırım Beyazıt, İstanbul’u alabilmek için büyük bir kuşatma başlattı; eğer Timur, Romalıların yardımına koşmasaydı, belki de İstanbul’un fatihi Yıldırım Beyazıt olacaktı.
Romalı imparatorlar, ikinci bir kuşatmada bu kadar şanslı olmayabileceklerini düşünerek, Batıdan yardım istemek zorunda kaldılar
İmparator Yannis VIII Paleologos iki kilisenin birleşebilmesi için İtalya’ya gitti; kardinaller ve Mediciler gibi etkili kişilerle görüşerek, destek aradı.
Ancak, bütün destek çabaları sonuçsuz kaldı. Batı, Roma’yı gözden çıkarmıştı.
Nitekim, Osmanlılar elli yıl gibi kısa bir süre içinde toparlandı ve eskisinden daha güçlü bir şekilde Roma’nın üzerine geldi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, Roma’yı kurtaracak bir destek ne Batıdan ne de Doğudan geldi
Son imparator Konstantin XI. Paleologos, kuşatma sırasında öldü ve II. Roma’nın 1.500 yıllık serüveni, burada noktalandı.
O günden sonra, Roma tahtı Türklere geçti. Türk yönetiminde eski topraklarına ve gücüne tekrar ulaşan Roma, yaklaşık 500 yıl daha yaşamını sürdürdü.

İstanbul'un Surları

Bir Benzeri Yok
İstanbul’un kara ve deniz surları, ortaçağdan kalma, dünyada bir benzeri olmayan dev anıtsal bir yapıdır.
  • İstanbul’daki en görkemli Roma yapısı hangisidir sizce?
  • Ayasofya, Hipodrom ya da Yerebatan Sarayı mı?
  • Benim favorim surlardır; iki bin yıllık tarihi taşıyacak kadar güçlü, dayanıklı...
  • Haliç kıyısında sur kalmamış; Marmara kıyısında önünden otoyol, arkasından demiryolu geçmiş; ufalanmış, can çekişiyor...
  • Ama Haliç’ten Marmara kıyısına kadar dev bir kütle gibi dimdik ayakta duran kara surları; işte onlar muhteşemdir, benzersizdir...
  • Tek sorunu, onun değerini bilmeyen kuşaklar; ilgisizliğimiz, bilgisizliğimiz!
  • Ama üzülmeyin; O, değerini anlayacak ve takdir edecek kuşakları bekleyecek kadar güçlü ve kadimdir!..
Haliç kıyılarından başlayan ve Marmara kıyılarında kesintisiz olarak devam eden deniz sur sisteminden geriye pek fazla şey kalmadı. 8 0
  • Haliç ve Marmara kıyısındaki deniz surları, başlangıçta kara surlarıyla bitişik değildi; bu surlar, 5. yüzyılda birleştirildi ve İstanbul, çepeçevre sur koruması altına alındı. Marmara kıyısındaki deniz surları, Topkapı Sarayı önünden başlar ve Yedikule’ye kadar uzanır. Osmanlı döneminde, birkaç kez onarım gören ve güçlendirme çalışmaları yapılan deniz surlarının uzunluğu sekiz kilometreden fazladır. Surların Sarayburnu ile Bahçekapı arasında kalan bölümü 1871’de demiryolu yapılırken yıkılmıştır.
İstanbul’un deniz surları en eski yapılar grubudur. Çok yakın zamana kadar ayakta duran ve bütünlüğünü koruyan surlar, son yüzyıl içinde parçalandı ve bütünlüğü bozuldu.

İstanbul’u çevreleyen sur sisteminin üçüncü halkası, Haliç kıyılarından Marmara kıyılarına kadar uzanan Kara Surları’dır. Marmara kıyısındaki Mermer Kule’den, Tekfur Sarayı yakınındaki Blakerna Sarayı’na kadar surların uzunluğu beş kilometreden fazladır.

İstanbul’un Marmara Denizi tarafındaki deniz surları ile kara surları Mermer Kule’de (Marmara Kulesi) birleşiyordu

Döneminin en güçlü kent savunma sistemi olan İstanbul surları sistemi, yalnızca yüksek sur duvarlarından oluşmuyordu. Surun dışında 10-15 metre genişliğinde ‘Peribol’ denilen bir boşluk bulunurdu. Burçların girişi de buradan sağlanırdı. Bu boş alanın ardından 8 metre yüksekliğinde ikinci bir sur sitemi ve yine onu izleyen boşluk alan gelirdi.

İstanbul’un savunma sistemi yalnızca sur duvarlarından oluşmuyordu; hendekler, boşluklar, kaleler ve burçlar sistemi bir bütündü.

İstanbul surlarını dışarıya bağlayan on kadar büyük kapı vardı. Bunların bazıları askeri amaçlı bazıları da halkın kullanımı için ayrılmıştı. Sur kapılarının üzerinde 5 metre genişliğinde bir kemer bulunurdu. Kapıların dışında metal bir dışkapı ve içeride gündelik kullanım için ahşap bir kapı bulunurdu. Dış kapıyla iç kapı arasındaki uzaklık, yirmi metreden fazla olurdu.

İstanbul surları üzerinde, büyük bir bölümü hala korunan, 50 kadar kapı ve 300 kadar burç vardı. Galata surları üzerindeki kapılar ise kaybolmuştur.

Yedikule, Osmanlı döneminde çok sıkı korunan güvenlikli bir yapıydı; Hazine dairesi burada bulunuyordu. Yedikule’nin bazı bölümleri, şehzadelerin ve devlet görevlilerinin tutulduğu zindan olarak da kullanıldı. Genç Osman, burada tutuldu ve idam edildi.

Yedikule, kentin en uzak köşesinde bulunduğu için Osmanlı döneminde, Hazine’nin korunduğu ve Sultanların hapsedildiği yüksek güvenlikli kale olarak kullanıldı.
Yedikule Hisarı kompleksi içinde bulunan Altınkapı, Roma’nın tören kapısıydı; seferden dönen imparatorlar, altın süslemelerle bezenmiş bu mermer kapıdan geçerek zaferlerini kutlardı.
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan hakim bir tepesinde kurulmuş olan Yoros Kalesi, Osmanlıların İstanbul’da ele geçirdiği ilk kaledir.

İstanbul Boğazı’nın Karadeniz ile buluştuğu yerde, hakim bir tepede bulunan Yoros Kalesi’nin, ‘Hieron Hisarı’ adıyla İstanbul’u Haçlılardan geri alan imparator VIII. Mikail Paleologos tarafından yapıldığı sanılıyor. 14. yüzyılda Cenevizlilerin aldığı kaleyi 1391 yılında Yıldırım Beyazıt ele geçirdi.

Ortaçağdan kalma bir Roma yapısı olan Kız Kulesi, denizin ortasındaki kayalıklar üzerindeki ilginç görünümüyle İstanbul’un simgelerinden biri sayılır. Roma döneminde ‘Leander Kulesi’ diye anılan Kız Kulesi, yüz yıllar boyunca gemicilere işaret veren bir fener olarak kullanıldı.
Evliya Çelebi kuleyi; ‘deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir” diye tanımlar.
Evliya Çelebi kuleyi; ‘deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir” diye tanımlar.

Galata Kulesi

Galata, 4. yüzyılda kurulmuş bir Ceneviz liman kompleksiydi; Galata Kulesi’nin de 6. yüzyılda Romalılar tarafından yapıldığı sanılıyor.
Ortaçağdan kalma en eski kulelerden biri olan, 70 m yüksekliğindeki Galata Kulesi, 2013 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edildi.
Galata'nın iki incisi olan Mimar Sinan’ın Sokullu Camisi ve Galata Kulesi; aralarında bin yıl var ama tek bir elden çıkmış gibi uyumlu ve zarifler!

Forum ve Sütunlar

İstanbul kubbeli, meydanlı ve çarşılı bir kenttir. İstanbul’un kubbeleri uzaktan gönlünüzü çalar; meydanların güç ve ihtişamı başınızı döndürür; çarşılarının kapıları hayal dünyalarına açılır. Ortasında anıtsal sütunlar ve çevrelerinde çarşılar olan İstanbul’un meydanları, imparatorluk alanı olan Ayasofya ve Hipodrom’un önünden dış surlara kadar; kentin ana caddesi Mese boyunca sıra sıra dizilir. İstanbul’un meydanları, kuruluşundan 1.500 yıl sonra bile hala ilk günkü canlılığını korur.

Roma döneminde kentin eğlence ve spor merkezi ‘Hipodrom’du; en önemli toplantı ve törenler de burada yapılırdı.

HİPODROM

İmparator Konstantin Roma’nın yeni başkenti olacak İstanbul için boyu 450 m, eni 130 m genişliğinde (dört futbol sahası büyüklüğünde) otuz bin kişilik dev bir hipodrom yaptırdı.

Hipodrom alanı Roma’nın vitrini ve kutlamalar, taç giyme törenleri ve hatta isyanlar gibi önemli olayların sahnelendiği teatral mekanıydı.
Hipodrom alanının ortasında bulunan ve Roma’nın her yerinden getirilmiş anıtlarla süslenmiş bölüme ‘spina’ denirdi. Atlı arabalar ‘spina’nın çevresinde dönerdi.
Konstantin Sütunu, sekiz farklı sütunun üst üste konulmasıyla oluşturulmuş; aralarına mermer çemberler yerleştirilerek katmanlı bir görünüm verilmiştir. Türkler, bu nedenle sütuna Çemberlitaş adı vermiştir.

Konstantin Forumu’nun ortasında ‘Çemberlitaş’ yani ‘Konstantin Sütunu’ yükseliyordu. İmparator Konstantin kendi adını taşıyan forumu taçlandıracak bu anıtı Roma’daki ‘Apollon Tapınağı’ndan söktürmüş ve İstanbul’a getirterek forumun merkezine diktirmişti. Anıtın tepesinde önce Apollon heykeli vardı; daha sonra bunun yerini imparator Konstantin’in heykeli aldı.

Milyon Taşı, Roma döneminde İstanbul’a ulaşan tüm yolların başlangıç noktası ve diğer kentlerin buraya olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan sıfır noktasıydı.
Markyanus Sütunu, 455 yılında imparator Markyanus anısına dikilmiş; kaidesindeki zafer tanrıçası Nike kabartması nedeniyle Osmanlı döneminde ‘Kıztaşı’ adıyla anılmıştır.
İstanbul’un en eski sütunu sayılan Gotlar Sütunu’nun Latince kitabesinde “Şans Tanrıçası Fortuna’ya adandığı” yazar. Sütunun tepesinde de, büyük bir olasılıkla, bu tanrıçanın heykeli vardı.

Su Kemeri ve Sarnıçlar

stanbul’u çevreleyen surlar içinde yeterli su kaynağı yoktu ve kentin su gereksinimi sağlamak için yüzlerce km.lik su yolları oluşturulmuştu. Belgrat Ormanları’ndan ve çevredeki derelerden toplanan sular, yüksek kemerlerle desteklenmiş su yollarıyla kentin içine kadar gelir ve burada oluşturulmuş dev sarnıçlara dolardı.

İstanbul’un kuruluş yıllarından kalan Valens Kemeri, Yerebatan Sarayı ve Binbirdirek Sarnıcı,1.700 yıldır hala ayakta duran dev Roma anıtlarıdır.
Uzunluğu bin metreye yaklaşan Valens Kemeri’nin üzerindeki kemerlerin bazıları tek, bazıları çift sıralıdır ve en yükseğinin yerden yüksekliği yaklaşık 30 metreyi bulur.
İmparator Valens tarafından 364 yılında yaptırılan ve uzunluğu bin metreyi bulan kentin ana su kemeri olan Valens (Bozdoğan) Kemeri, İstanbul kentine su taşıyan yüzlerce km.lik su yolunun görkemli finalidir.
Roma döneminde kemerler ağı ile kente getirilen suyun kent merkezindeki çeşmelere ve dev sarnıçlara ulaşması için su dağıtım sisteminin üzerinde su terazileri yapılırdı. Osmanlı döneminde de kullanılan su terazileri suyun basıncını ölçmek ve düzenlemek için kullanılırdı. İstanbul’un en güzel su terazilerinden birisi olan Şehzade Camisi’nin önündeki su terazisi Mimar Sinan’ın eseridir.

Binbirdirek Sarnıcı

Roma’nın en eski sarnıcı ve Yerebatan Sarayı’ndan sonra en büyük kapalı yapısı olan Binbirdirek Sarnıcı 16. yüzyıla kadar aktif olarak kullanılmıştır.

Binbirdirek Sarnıcı, İstanbul’un sur içindeki dört büyük kapalı sarnıçtan en eskisidir. Ayasofya ile Büyük Saray’a yakın olan ve Roma döneminde Filokyanos Sarnıcı denen bu yapının, 4. yüzyılda soylu bir senatör olan Filokyanos’un ‘domus’ adı verilen konağının su deposu olarak yapıldığı söylenir.

Bazilika (Yerebatan) Sarnıcı

Yerebatan Sarayı, İstanbul’un sütun müzesi gibidir; sarnıcın yapıldığı tarih olan 6. yüzyıldan öncesine ait ve Anadolu’nun farklı kentlerinden getirildiği anlaşılan çok farklı sütunlar, burada bir arada bulunur.

542’de imparator Jüstinyanus tarafından yapılan Bazilika Sarnıcı, Valens Kemeri ile kentin merkezine getirilen suyun toplandığı, İstanbul’un en büyük su sarnıcıydı.

Kayalık bir arazinin oyulmasıyla yer altında oluşturulan ve içinde 336 adet sütun bulunan sarnıca Türkler, Yerebatan Sarayı adı verdiler.
Sarnıcın en ilgi çekici özelliği, baş aşağı dikilmiş dev Medusa başı heykelleridir. Bunlar, Jüstinyanus dönemindeki putkırma çılgınlığının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından ilginçtir.

Saraylar

1930’lu yıllarda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan mozaikli saray avlusu, 1953 yılında Mozaik Müzesi’ne dönüştürüldü.

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Bugün Sultanahmet Camisi’nin olduğu yerde imparatorluk sarayının mozaikli iç avlusu vardı. Mozaik Müzesi, sarayın mozaiklerle süslü iç avlusunun tam üzerine kurulmuştur. Bu sayede mozaiklerin çoğu orijinal yerlerinde sergilenebilmektedir.

Bukoleon Sarayı

Grekçe ‘boğa’ ile ‘aslan’ sözlerinin bir arada kullanılmasıyla oluşan Bukoleon, deniz kıyısında bulunan çok eski bir Roma yalı sarayıydı.
Marmara kıyısında bir yalı saray olarak yapılan Bukoleon Sarayı, arkasında bulunan Büyük İmparatorluk Sarayı’nın bir eki olarak kullanılıyordu. Büyük Saray’ın yerinde ise şimdi görkemli Sultanahmet Camisi yükseliyor.

Tekfur Sarayı

Ünlü kaşıkçı elması Tekfur Sarayı’nın yıkıntıları arasında bulunmuştu. Bu sitede kazılar günümüze kadar kesintisiz sürmüştür.

İmparator VIII. Mikail’in oğlu döneminde Blakerna Sarayı’nın bir parçası olarak yapılan Tekfur Sarayı, Roma’dan günümüze ulaşan az sayıdaki sivil yapıdan biri ve tek saray yapısıdır.

İmparator VIII. Mikail’in oğlu Konstantin döneminde yapılan Tekfur Sarayı, Türklerin İstanbul’u almasının ardından uzun bir süre boş kalmış; 18. yüzyılda hayvanat bahçesine dönüştürülmüş, 19. yüzyıldan sonra seramik ve cam atölyesi olarak kullanılmıştır.

18. yüzyıl başında İznik çiniciliği yok olmaya yüz tutmuş; İznik’ten getirilen ustalar için Tekfur Sarayı’nda bir çinicilik atölyesi kurulmuş ancak başarısız bulunarak kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Sultan III. Ahmet döneminde, Tekfur Sarayı’nda açılan çinicilik atölyesinde üretilen çiniler, Topkapı Sarayı girişinde bulunan III. Ahmet Çeşmesi’nde kullanılmıştır.

İstanbul, yalnızca bugün üzerinde yaşadığımız güzel bir kent değil; iki bin yıllık tarihin yaşandığı mekandır aynı zamanda. İstanbul'u iyi tanımak, insanlığın iki bin yıllık tarihini de iyi tanımaktır.

Selam olsun bu kenti kuran, yaşatan ve bugüne getirenlere...
Created By
Salih Dilbaz
Appreciate
Fotoğraflar: Gültekin Alkurt

Made with Adobe Slate

Make your words and images move.

Get Slate

Report Abuse

If you feel that this video content violates the Adobe Terms of Use, you may report this content by filling out this quick form.

To report a Copyright Violation, please follow Section 17 in the Terms of Use.